Telefon Numaramız

0 (312) 430 70 81

Söyleşiler

 

BAZ: “YAZMAK BENİM TUTKUM”

Eylül Çocukları’nın ardından Bozkırın Düşleri isimli şiir kitabı ve Uzaktan Gelen Adam isimli romanıyla okurla buluşmaya hazırlanan Bekir Baz ile samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle sizi bir tanıyalım mı? Bekir Baz kim?

Ben yazarlığa beş yıl önce başladım. İlk yazdığım roman Selin. Selin diye bir kitap yazdım. O yayınlandı sonra ikinci kitabımız Eylül Çocukları. Sonra bir şiir kitabımız yine sizin yayınevinizden çıktı çıkacak daha doğrusu çıkmak üzere. Bozkırın düşleri. Sonra Uzaktan Gelen Adam diye bir romanımız daha çıkıyor sizden. Sizinle ki hayatımız bu.

Peki, yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Yazmak benim bir tutkum, bir hevesim. Bu gençliğimden beri, çocukluğumdan beri yazmak istediğim şeyler var daha da işte kafamda neler varsa hayat tecrübeleri, gördüklerim, bildiklerim topluma yansısın istiyorum. Bir de ben yazmaktan zevk duyuyorum ayriyeten. Romanlar üzerine daha çok ağırlıklı ama şiir de yazdım. Bir şiir yazdığımda söyleniyorum tabi ben bilemem onu okuyucu bilir.

Eylül Çocuklarından bahsedelim Yade’den çıktı. Nedir Eylül Çocukları’nın hikâyesi?

Ben bir tarafı gerçeğe dayanmadan roman yazmam. Yazmakta istemiyorum daha doğrusu. Hayal âleminde değilim o kadar. Ben güze hikâyeleri buluyorum ya da kafamda var öyle güzel hikâyeler. Onları tamamlıyorum. Orada benim yaptığım şey insanları konuşturmak ama olayların dışı bir gerçektir.

Eylül Çocuklarının konusundan biraz bahsedebilir misiniz?

Eylül Çocukları, fedakâr bir büyükbabayı anlatır. Eylül Çocukları o zaman kendi yaşadığı bir gecekondu sayılan yerlerde fedakâr iki ayrı milleti anlatır. Bir Ermeni milletini anlatır bir de Türk milletini anlatır. O komşuluğu o sosyolog ilişkileri anlatır. Sonra gençlerin içine düştüğü o çağdaki çelişkileri anlatır. Gençlerin dramlarını anlatır. Onların sosyal yapılarını anlatır. Bu onun ana fikri bu.

Neden ismi Eylül Çocukları?

12 Eylülden beri tabii o dönem 12 Eylül darmadağın ettiği için o sistemi Eylülün çocuklarına dağılmış vaziyettedir. Yani bunu solu sağı yok. Ne varsa biriken Eylülle beraber bu darbeyi yemiştir. Gençlerde bu darbeden etkilenmiştir, yaşlısı da etkilenmiştir, ekonomi de etkilenmiştir, sosyal yapı da büyük etkilenmiştir. O bakımdan Eylül Çocukları dedim. Bir de orada anlattığım üç tane ihtiyarın yaşları belli kemale geldiği için ‘’hayatımızın eylülüne geldik artık’’ diye aralarında bir konuşmalar var. Biz ömrümüzün hani baharı derler ya bunlar da biz artık yaşlandık ömrümüzün eylül kısmındayız derler.

Sonbaharı temsil ediyor yani…

Evet, onun için. Oraya da yakıştı hem oraya hem oraya ben de Eylül çocukları dedim.

Peki, önümüzdeki çalışmalar ilk çalışmanız Selinden kısaca bir bahsedin sonra geçelim.

Selin, yine 12 Eylül de darmadağın olan bir ailenin hikâyesi. Şahısları tam bire bir büyük kısmını tanıyorum tanıdığım için de yazdım zaten. Onların cezalı hayatları, yeni aile hayatlarında ki değişiklikler sonra toparlanmaları. Yine o devrin getirmiş olduğu fırsatlarla zengin olmaları. Onu hikâye ettim orada.

Önümüzdeki çalışmalarınızdan bahsedelim mi?

Bozkır’ın Düşleri şiir kitabım Lirik ’ten çıkıyor. Bunun yanı sıra, Uzaktan Gelen Adam da romandır. O da Cumhuriyet devrinin bir bölümünü anlatır. Yurt dışından yine kendi soydaşlarımızdan buraya gelip burada faaliyet gösterip insanlardan bahseder. O zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin savaştan sonra ki hali çok sıkıntılıdır. Hiçbir yerde çok iddiamız yok. Genç nüfus kırılmış zaten yaşlı nüfus sakat nüfusu var. Ekonomik olarak da son sıralardayız. Yeni kalkınma modelinde Atatürk’ün çok büyük bir dehasıyla yurt dışında başka insanların buraya gelip o faaliyetleri göstermelerini arzu eder. Ben bu romanda vermek istediğim odur zaten gerisi şey.

Yade Kitap’la çalışma deneyiminizi bizimle paylaşır mısınız?

Son derece güzel, son derece doyurucu... Ben mutluluk duyuyorum sizin Yade Kitap’la çalışmaktan.



 

“SORUNLARIN KAYNAĞI İNSANIN KENDİNİ TANIMAMASINDA YATIYOR”

 

Yade Kitap Yazarı Doç. Dr. Deniz Tonga ile İnsan Olma Bilinci ve Kendimi Okuyorum kitapları üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

 

Deniz Tonga’yı biraz tanıyalım mı?

Evli ve üç çocuk sahibiyim. Bir kızım, iki oğlum var. Kırıkkaleliyim. İlkokul, ortaokul ve liseyi Kırıkkale’de okudum. Öğretmenlik maceram, öğretmen lisesinde başladı. Üniversite ve lisansüstü eğitim çalışmalarımı ise Gazi Üniversitesi’nde tamamladım. Beş yıl Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda sosyal bilgiler öğretmeni olarak çalıştıktan sonra, üniversiteye akademik personel olarak geçtim. 2017 yılının kasım ayında ise alanımda doçent unvanı aldım. Halen Kırıkkale Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum.

Kırıkkale merkezli olmak üzere birkaç şehirde çalışmalarına devam eden, arkadaşlarımla beraber kurduğum Güvenilir İnsan Yetiştirme Vakfı’nda mütevelli heyeti üyesi ve eğitim koordinatörüyüm. Vakfımızın çocuklar için çıkardığı Güvenilir Çocuk dergisinin editörüyüm.

Çalışma alanım daha çok değer eğitimi ve insan üzerine. Kendi hayatımı laboratuvar gibi kullanıp insan yaşamına ilişkin gerçekleri yaşayış içinden tespit etmeye, daha sonra da insanların yaşamlarında gözlemleyerek insan hayatına kalite katma çabası içindeyim. Ben, dünyada her şeyi bulan, üreten, varlığa isim veren insan ve insan iç dünyası üzerine çalışıyorum. Çalışma alanımı tam olarak karşılayan bir bilim alanı yok ama daha çok psikolojiyi kendime yakın buluyorum. Ömrü boyunca öğrenci olmayı tercih eden, insanlık değerlerini yaşamayı ve yaşatmayı hiçbir karşılık beklemeksizin gaye edinen bir insanım.

Kendimi Okuyorum ve İnsan Olma Bilinci çalışmalarınızı okumayanlar için kısaca bahsedelim mi?

İlk kitabım, “İnsan Olma Bilinci”. İnsan olma bilinci temel olarak insan iç dünyasına ve günlük yaşamda insani değerlere odaklanmış bir çalışma. On yıldan fazla zamandır tuttuğum notların bir özeti niteliğinde. Yaptığım çalışmalarda insanın her şeyi merak ettiğini ama kendini yeterince merak etmediğini, insanın her yönünü geliştirmek istediğini ama insani değerlerde gelişim için yeterince çaba sarf edilmediğini defalarca tespit ettim. Bu kitap daha çok iç dünyasını merak edenlere hitap ediyor.

İkinci kitabım ise “Kendimi okuyorum”. Kendimi okuyorum ise birinci kitaba göre içinde daha fazla yaşamdan örnekler olan bir kitap. Kitabı okuyanlardan aldığım ilk izlenim, okuyanların kendilerinden bir şeyler bulduklarına dair. Okumak denince genel olarak kitaplar akla gelir ama bir taraftan da kişinin kendini okuması, kendini tanıması gibi bir kavram da geliştirmek istedim. Onun için de insanı ilgilendiren bazı konuları çok çeşitli örnekler ile ele aldım. Örneğin, sevgi, güven, kendimizle yüzleşmek, kıymet bilmek gibi konular. Bu kitap da yine uzunca zaman yapılan gözlemlerin bir sonucu. Kendini merak edenlere yapmak istediği iyi değerleri yaşamına geçiremeyenlere, kötü değerlerden de uzak duramayan kişilere kitabı tavsiye edebilirim. Tabi içinde geçen bilgileri uygulamak kaydıyla yaşamlarının değişeceğine dair hatırlatmayı yaparak... Ben kişisel olarak kullanılmayan bilginin işe yaramayacağına inanıyorum.  

İki çalışmanın da son cümlesi “Ne mutlu…” diyerek kendi içsel dönüşümüne katkı sunanları takdirle bitiyor. Bu dönüşüm nasıl bir yolculuktur?

Hepimizin meslekleri, siyasi görüşleri, etiketleri, dini anlayışları farklı ama biz her şeyden önce insanız. İnsan kendini tanımadan yaşadığında bir alanın uzmanı veya zengini olabiliyor ama istenilen mutluluk yakalanamıyor. Bu gerçeği, çevreyi gözlemleyerek herkes çıkarabilir. Benim buradaki iddiam ise kendimizi tanımanın, insanlığımızı tanımanın ve insanca yaşamak için gayret edenlerin ayrıcalıklı olduklarına inanıyorum. Bunun en belirgin örneği, Hz. Mevlana’dır. Kendini tanımış, insanlık şerefini gerçekleştirmiş bir insandır ve ölümsüzdür. Şu an fikirleri ve görüşleri ile aramızda yaşıyor. Tabi hepimiz Mevlâna olacağız diye ütopik bir düşüncem yok ama kendimizi ne kadar tanırsak o kadar kardayız diye inanıyorum. Yoksa insanlar çok para kazanarak mutlu olacaklarına inanıyorlar. Çok parası olanların mutlu olduğunu ise göremiyoruz. Çünkü mutluluk dediğimiz kavram, bize lazım olan para, makam, şöhret gibi değerler ile ilgili değil. Evet, insanlar bunlar ile de bir süre mutlu olabiliyorlar ama bir süre… Modern çağda özellikle cep telefonu ve sosyal medya insanların kendilerinden iyice uzaklaşmasına sebep oldu. Pek çok sorunun kaynağındaysa insanın kendini tanımaması yatıyor. Biz de bu gerçekten hareketle büyüklerimizin bize öğrettikleri şekilde, “Ne mutlu…” diye ayrıcalık ifade eden cümleleri tercih ediyoruz.

Günümüzde fazlaca yayın hayatına katılan ve çok okunan popüler kişisel gelişim kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz? Çünkü İnsan Olma Bilinci kitabınızın girişinde çalışmanızın özellikle kişisel gelişim kitabı olmadığını vurguluyorsunuz…

Bu soru için çok teşekkür ediyorum. Kitabın girişinde yazmama rağmen gerek satılan raflarda gerekse sosyal medyada kitabım kişisel gelişim kitabı olarak adlandırıldı. Kitabım, insani değerlere çokça atıfta bulunuyor. Kişisel gelişim kitaplarının kısa yoldan köşeyi dönmek veya kısa yoldan insanlar arası ilişkilerde başarı vadettiğini biliyoruz. Ben ise hayatta kolay bir şeyin olmadığını, zorlukların insana dost olduğunu ve insanca yaşamanın uzun soluklu bir eğitim sürecine, gelişim sürecine bağlı olduğuna inanıyorum. Kişisel gelişim kitaplarını aldığınızda genel olarak bir kere okursunuz. Sonra yaşamınızda ne değişir? Bu soru benim için önemli. Bununla beraber kişisel gelişim kitaplarının ve kişisel gelişim uzmanlarının genel olarak bilimsel gerçeklikten uzak olduklarını biliyorum. İnsan hakkında uzun soluklu araştırmalar yapmadan yazılan eserlerin sadece popüler olarak kaldıklarını görüyorum. Bu kitapların bazıları ise sadece yazar ismi ile veya yayınevinin gücü ile satıldığını biliyorum. İnternette fazlaca kitaplar hakkında forumlar ve sosyal medya hesapları var. Buralarda ne demek istediğimi açıkça görebilirsiniz.

Okuma deneyimi için okurlara önerileriniz nelerdir?

Ben bilgilerimi çoğaltmak için okumam. Ya kafamda bir soruya cevap aramak için okurum ya mesleki bilgi edinmek için okurum ya da günlük yaşamda kullanabileceğim bilgilerin olduğu kitapları tercih ediyorum. Herkes çok okumanın yararlarını anlatıyor. Ben ise çok okumaktan ziyade okuduğunu anlamanın ve edinilen bilgilerin kullanılması gerektiğine inanıyorum. Öğrencilerime de bu bilinci vermeye çalışıyorum. Kitap okumanın bir amaç değil, araç olduğuna inanıyorum. Çok okuyan bir insan, ne için okuduğunu bilmiyorsa ve okuduklarının kendine bir faydası yoksa okuma eyleminin amacı ne olabilir? Dolayısıyla benim burada okurlarımıza tavsiyem, hayatımıza kalite katacak, bakış açımızı genişletecek, kendimiz hakkında ip uçları verecek ve zekamızı besleyecek kitapları okumalarını tavsiye ederim.

 Yeni çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Birkaç kitap üzerinde daha çalışmaya devam ediyorum. Bunlardan bir tanesi çocuk eğitimi üzerinedir. Ben fiili olarak on senedir babayım. Birbirinden farklı üç çocuğum var. Çocuk eğitiminde zorlandığım ve bir süre mücadele edip başarılı olduğum yerler var. Toplum içinde benzer sorunları diğer ailelerin de yaşadığını fark ediyorum. Onlara da yararlı olması ümidiyle çocuk eğitimi üzerine bir kitabı yakın zamanda bitirmek istiyorum.

Diğer çalışmam ise Türk-İslam Medeniyetine katkı sağlamış ama günümüzde insanlarımızın yeterince tanımadığı bilim insanlarının hayatları, icatları, değerleri ve ürünleri üzerine. Özellikle merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin hocanın ortaya koyduğu gerçeklerin pedagojik olarak insanlara sunulması gerekiyor. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geçmişte neler başarabildiğimizi görmeleri ve bugün de benzer atılımları yapabilmeleri için bir bilinç oluşturmaya çalışıyorum. Muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızdaki bu asil kanlar olduğuna inanıyorum. Bu asil kanlar, kadim medeniyetimiz, tarihsel şahsiyetlerimiz ve değerlerimiz oluyor. Onun için kitabın isminin “Damarlarımızdaki Asil Kanlar” olmasını çok arzu ediyorum.

Bir yazar olarak Yade Kitap’la çalışmak nasıl bir süreç ve deneyimdi?  

Öncelikle basılan iki kitap için Yade Kitap’ın sahiplerine ve çalışanlarına teşekkürü bir borç bilirim. Kitap yazmak zor bir süreç ama kitabın dizgisi, başlığının bulunması, kapağın tasarlanması ve basılması daha zor bir süreçtir. Bu süreçlerde Yade Kitap çalışanları sabırla benimle ilgilendiler. İnşallah diğer kitaplarda da Yade Kitap ile çalışırız.


 


ŞAİR TURAN: “BENİM İÇİN ŞİİR; HAYATA BİR İTİRAZ DİLEKÇESİDİR”

Lirik Yayınları’nın ilk şiir kitabı Bana Gülücük Yaz Doktor’u Şair Mahmut Turan ile konuştuk.

Mahmut Turan’ı biraz tanıyalım mı?

1977 Malatya doğumluyum. İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunuyum. Kamuda memur olarak çalışmaktayım. 

Bana Gülücük Yaz Doktor kitabındaki şiirler hangi döneminize ait?

18 yaşında şiir yazmaya başladım. Aşağı yukarı 20 yıldır şiir yazmaktayım. Bana Gülücük Yaz Doktor kitabındaki şiirler bu süre zarfında yazdığım şiirlerin bir seçkisi diyebiliriz.

Kitabın ismi neden Bana Gülücük Yaz Doktor?

'Bana Gülücük Yaz Doktor' kitaptaki bir şiirin ismidir. Bence gülücük herkese lazım. Kitabı gören insanın hem tebessümü hem de hüznü aynı anda yaşaması gerektiğini düşünerek bu ismi uygun buldum. Ayrıca kitabın ismi kitabın içeriği ve tarzım hakkında insanlara bir fikir versin istedim. 

Şiirleriniz için bir temsil düşünseniz, neyin temsili?

Şiirlerim için; 'gecenin içindeki gündüz, gündüzün içindeki gece' desem çok iddialı olur mu bilmiyorum. Benim için şiir; hayata bir itiraz dilekçesidir. Bu itiraz dilekçesini bazen insanlara bazen Tanrı'ya arz ettim. Kabul gördü mü bilmiyorum. Ama ben bıkmadan usanmadan yazıyorum ve yazacağım. Kâh Tutunamayanlar'daki Selim oluyorum yazarken kâh Cervantes' in Don Kişot'u. Şiirlerim acının, özlemin, sitemin ve isyanın temsilidir. Yani ben çayı cam bardakta içenlerin temsilcisiyim.

Yeni şiir yazanlara önerileriniz nelerdir?

Yazmadan önce okumanın vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Hafızam beni yanıltmıyorsa Nazım Hikmet'in bir sözü olsa gerek; "Şair âlim olmasa da cahil olmamalıdır." Bu yüzden şiir yazacak olanlara bol bol okumalarını tavsiye ederim. Mutlaka büyük şairlerin izlerinden gitmek gerekir. Fakat burada önemli olan onların izine basarak kendi izinizi görünmez yapmak değil o yolda kendinize ait bir iz bırakmaktır. Şair özgün olmayı başarabilirse kalıcı olur.

Başka şiir kitabı çalışmalarınız olacak mı?

Bu kitaba aldığım şiirler hâlihazırda olan şiirlerimin ancak yüzde yirmisi diyebilirim. Bu yüzden elbette başka şiir kitabı çalışmalarım olacaktır. 

Bir şair olarak Lirik Yayıncılık’la çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Benim için ilk göz ağrısı anlamına gelen bu kitabın Lirik Yayıncılığın da ilk kitabı olması ayrı bir heyecan yaşamamı sağladı. Nicedir heyecandan dolayı uykusuz kalmamıştım. Baskının her aşamasında beni bilgilendirip fikrimi soran Lirik Yayıncılık’a teşekkürü bir borç bilirim. Umarım bundan sonraki kitaplarda da şiir yolculuğumuz beraber devam eder.



“SADECE ERKEKLERİN YALANLARI DEĞİL KADINLARIN DA HATALARI…”

Yade Kitap’tan Erkeklerin Ölmeden Önce Söylediği 101 Yalan’ın yazarı Neslihan Gürsoy ile çok tartışılan kitabı üzerine söyleştik. Yazar Gürsoy, kitabının erkeklere yönelik bir karşı çıkış olmadığını kadınların yaşadıkları gerçekler ve iç dünyalarının sesi olduğunu anlatıyor.

Sizi biraz tanıyalım mı?

Selçuk Üniversitesi’nde Gazetecilik okudum. Okul yıllarından başlayarak mesleğin çeşitli alanlarında çalıştım ama asıl olarak dergi yayıncılığı uzmanlık alanım oldu diyebilirim. Mezun olduktan sonra ulusal yayın yapan bir bilim dergisinde beş yıl yazı işleri müdürü olarak çalıştım. Şimdi de kurumsal yayıncılık yapan bir reklam ajansında çalışıyorum. Aynı zamanda YADE Kitap’ın da yayın koordinatörüyüm.    

Erkeklerin Ölmeden Önce Söylediği 101 Yalan, öncelikle bu kitabı yazmaya nasıl başladınız?

Aslında kendiliğinden oldu böyle bir düşünce hiç yoktu aklımda. Bir arkadaşımın önerisiydi diyebilirim. Başka şeyler yazarken, başka şeyler dediğim de yine kadınların hikâyelerinin, ilişkilerinin anlatıları…

Sonra nasıl şekillendi?

Kitaba karar verdiğim gün, üç dört kadın bir aradaydık… Hepimizin de ayrı ayrı hikâyelerinin olduğu dönemler, onların üstüne dertleşiyoruz. Hava çok sıcak ve yuvarlak masa etrafında kahve içen üç beş kadınız… Onların hikâyelerini dinlerken benim yazdıklarıma geldi konu. “Bunu da yaz bunu da yaz” diyorlardı. Sonra içlerinden bir tanesi olduğu gibi aktarmanın daha samimi olduğunu söyledi. Ve oradaki arkadaşların hikâyelerini o anda dinledim. İlk onları yazmaya başladım. Bir iki üç dört işte derken biz bunu 1001 yapalım dedik. Ciddi ciddi 1001 anlatı hedefiyle yola çıkmıştım. Fakat otuzdan, kırktan sonra gördüm ki kişiler hikâyeler farklı olsa da öyle çok ortak payda var ki, kadınların sancıları birbirine çok benziyor.  Ve sayıların çokluğu onların bu sancılarını azaltmıyor. 101’de böyle tatlı bir rakam biz bu işi 101’de bırakalım dedik. “Dedik” diyorum çünkü tek başıma ilerlemedim, o yuvarlak masa başındaki başlangıçla birlikte kadın arkadaşlarımın çok katkısı, desteği oldu.

O masanın başından sonra çalışma sürecinde neler oldu? Hep merak edilir, o görüşmelerde ya da yazma sürecinde yazarı dönüştüren, şaşırtan anılar…

Mayıs 2010’da biz o masanın etrafındaydık ve başladık bu sürece. Mayıs 2012’de de çalışma tamamlanmıştı. İki yıl sürdü, bu süreçte birçok kadına ulaştık. Onları dinledik, konuştuk, anlattılar ve ben yazdım. Noktasına, virgülüne neredeyse dokunmadım. Bazı durumlar vardı, kadın İzmir’de ise Antalya’da yazdım, Antalya’da ise İzmir’de yazdım. Çünkü saklamak, korumak bir yazarın sorumluluğudur, kadını ve hikâyesini tanıyıp ona bunun hesabını soracak şiddet durumları olabilirdi, bunu önlemek için biraz müdahale ettiğim durumlar oldu. Ama üsluplarına dokunmamaya çalıştım. Küfür ediyorsa küfrüyle yazdım, güzel konuşuyorsa güzel yazdım. Bazıları kendi hayallerini anlattılar hani çokta böyle kendi yaşadıkları şeyi anlatmadıkları ve istedikleri, hayalini kurduğu şeyleri de anlattıkları oldu. Ona da müdahale etmedim.

101 tane kadınla görüştünüz. Hepsinin belki evet çok benzer hikâyeleri var ortak paydaları var ama bir o kadar da parmak izimiz gibi apayrı şeyler bunlar. Evet, yalanı burada okuyoruz fakat kadınlar bunun karşısında ne yapıyor?

Kadınlar bir şey yapmıyor. Bunların yüzde yetmişinde sekseninde kadınlar bile bile bu işe giriyor. Yani başına geleceğini erkeğin gözüne baktığında aslında o yalanı görüyor, yalan söylediğini gayet biliyor, hikâyenin nereye gideceğini biliyor. Bitecekse biteceğini görüyor, devam edecekse devam edeceğini görüyor belki en baştan “ya bu adam benim çocuğumun babası olacak” diyor “ ya ben bununla şu kadar birlikte olacağım” diyen bunu bile öngören kadınlar var. Hepsi bile bile görüyor ama herhalde o duygunun peşinden koşuyoruz biz.

 

Özellikle erkek okurlardan eleştiriler oldu mu?

Elbette, olması da okunduğunu, bir yerlere dokunduğunu gösteriyor.  Sadece erkeklerden değil, kadın okurlardan da eleştiriler geliyor.  Bazı hikâyelerin çok yalan olmadığını, ama bunun sadece erkeklerin yalanları değil kadınların da hatalarından kaynaklandığını söyleyenler oluyor. Tüm bunlarla birlikte zaten ben bunu yazmaya başladığımda “Allah’ın belası erkekler” kitabı olarak yazmadım. Kadınların anlatıları ve yaşadıkları yahut da duyguları, gerçekleri vardı. O gerçeklerde kendi sorgulamaları da var, erkekleri hedef alan bir çalışma değil. Özellikle kitabın kapağına baktığımızda içerde komik hikâyeler okuyacakmışız ya da erkeklerin “çevirdikleri oyunları” anlatıyormuş gibi görünüyor. Oysa kadınların iç dünyasına giriyoruz. Onlar erkeklerle ilgili ne düşünüyor onları okuyoruz.

Yalanla karşılaşan bunca kadınla olan söyleşi ve röportajdan ya da kendi deneyimlerinizden ve böyle bir kitabı oluşturduktan sonra bugün olan bakış açınızla ne öneriyorsunuz? Yalanla karşılaşan bir kadın,” bir dakika demeli, dile getirmeli, başkaldırmalı”…  Ne yapmalı?

Evet, 102, 103, 104 bu böyle gitmeli, bana yeni kitaplar yazdırmalı…

Şaka bir yana, bu her insanın kendi özelinde belki sadece yaşamalı. Yalanı bilerek tercih ederek yaşamak istiyorsa bu da onu tercihi…  Sadece yaşamalı. Gelip sonucunu görmeli, beklemeli, gücü varsa ki bu güce sahip olmalı… Aslında bütün kadınlar bu güce sahip, sadece bunu tercih edip etmemeleri mesele. Aslında içlerinde diyorum ya bile bile “lades” diyorsa bir kadın tercihidir. O saatten sonra o insana bir şey öneremezsin. Ben önermem daha doğrusu, beni ilgilendirmez bu senin tercihin ateşte yanmayı tercih ediyorsan ateşte yan, serin bir yerde durmak istiyorsan serin bir yerde dur! Yani bunu bile bile farkında ola ola gidiyorsa, bir bildiği, istediği var ki onun peşinden koşuyor. Bir ihtiyacı var bir şey bekliyor ne bileyim bir şey görmesi gerekiyordur. Belki hayatla ilgili o insan ona gönderilmiştir. Böyle mistik şeye girecek ama benim inancım bu şekilde. Eğitimi, kültürü, ekonomisi ne olursa olsun cahil ve eğitimli olarak ayırabilirsiniz, zengin ve fakir diye ayırabilirsin kadınları ama akıllı akılsız diye ayıramazsın hepsi akıllı. O kadar akıllı ki. Görmüyor muyuz yalanı, olanı biteni gerçekten, bir kadının bunu görmemesi mümkün değil.

Böyle zor bir konuyu esprili, çok kolay okunabilir bir hale getirdiğiniz ve bununla birlikte kitap yazma sürecinde bu kadar feminist bir perspektiften bakarak kadınları kollayıp, güvenliklerini tehlikeye atmadığınız için çok teşekkür ederiz.

Sizin gibi duyarlı yazarların artmasını dilerken yeni kitabınızın müjdesini verelim mi?

Erkeklerin Ölmeden Önce Söylediği 101 Yalan’ı neredeyse 10 yıl önce yazdım. Bu süreçte dönüp şöyle bir kendime baktığımda hayatıma dair çok şeyin değiştiğini gördüm. Bunu uzun uzun anlatabilirim ama özetle ruhsal bir dönüşüm yaşadım. Yaşıyorum da… Ruhum dardı eskiden biraz daha genişledim,  rahatladım diyorum ve bunun nasıl olduğunu anlatıyorum içinden geçtiğim süreçlerden bahsederek. Henüz tamamlamadım ama yine kadın olmaya dair ama bu kez onları onlara anlatarak, güç ve umut vermeye çalıştığım bir projem var. Umarım yakın zamanda tamamlarım ve ihtiyacı olan başka ruhlara ulaştırabilirim.  


 


“Bizler onlara çok şey borçluyuz”

 Yade Kitap’tan Cihad-ı Ekber ve Milli Müdafaa Acıları kitabının yazarı Osman Karaca söyleşisi…

Osman Karaca’yı tanıyabilir miyiz?  

1964 yılında Yozgat Merkez İnceçayır Köyünde dünyaya geldim. İlk ve orta öğrenimini Yozgat’ta tamamladım, hayat şartları gereği okula devam edemedim.  1985 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde memur olarak göreve başladım. Sendika, dernek gibi birçok sivil toplum teşkilatında kurucu ve yöneticilik yaptım. İzmir’de Yozgatlılar Derneği bünyesinde Yozgatlı gençlerimizle birlikte “Yiğitler Harmanı” dergisini çıkardık. 2005 yılından itibaren memleketi Yozgat’tan başlamak suretiyle kendi imkânlarım ölçüsünde öykü ve folklorik araştırma ve incelemelerde bulundum.   Yozgat’ın yarıya yakın köylerini dolaşarak Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı şehit ve gazilerinin cephe anılarını derledim. Bu çalışmaları;  “Her Hayat Bir Destandı (2009), Şehit Oğlu Şehit Tekgül (2011), Kanla Yoğrulduk (2013) adlı kitaplarıyla ölümsüzleştirdim. Yaptığım araştırmaların birçoğu Ulusal basın başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı.

2012 yılında emekli oldum ve  memleketim Yozgat’a döndüm.  Evliyim, bir oğlum bir de kızım var.

Cihad-ı Ekber ve Milli Müdafaa Acıları çok kapsamlı ve belli ki uzun süreli bir çalışma, bize biraz o çalışma sürecinden röportajları gerçekleştirirken yaşadığınız, karşılaştığınız şeylerden bahseder misiniz?

Evet, sizlerin de bildiği üzere oldukça meşakkatli ve bir o kadar da mühim bir konuyu kaleme almanın bilinciyle hareket ederek, öykülerin tamamına yakınını bizzat il il dolaşarak derledim. Eksiği bulunan öyküleri bu kitaba koymadım. Örnek verecek olursak; Çekerek Bazlambaç köyüne üç kez gitmeme rağmen hikâyenin asıl kahramanı olan “Kara Hamdi” adını bulmak, tam on iki yılımı aldı. Eğer isteseydim, “Şerif Hanımın kocası der geçerdim. Kaleme aldığımız bu öyküler, ecdadımızın vatan uğruna gösterdiği büyük fedakârlıkları anlatıyor. Bizim üzerimize düşen de, hikâyeleri olduğu gibi ölümsüzleştirmek. 

Bir yazar için bu derlemeyi kitap haline getirmek nasıl bir deneyim?

Derlemiş olduğum öykülerin bazılarını o kahraman gazilerimiz hayatta iken daha çocuk yaşta köy odalarında dinleme şerefine nail oldum. Cephede yaşadıklarını anlatırlarken, sanki o anı yaşıyormuş gibiydiler. Bizler onlara çok şey borçluyuz. Bu bilinçle yola çıktım ve amacım, tüm Şehit ve Gazilerimize rahmet okutmak, yaşadığımız toprakların hangi şartlarda kazanıldığını gelecek kuşaklara taşımak.

Bu yaptığım çalışmaların okurlarımız tarafından değer görmesi, şahsımı mutlu etmekle beraber, ülkesine ve ceddine göstermiş olduğu minnet ve saygının en güzel örneğidir. 

Esasında yaptığınız çalışma yazarlıktan öte bir raportörlük, sizi yeni tanıyan okurlarımız için Cihad-ı Ekber’den önce böyle bir çalışmanız var mıydı?

Gerçekte tam adı nedir bilemiyorum. Araştırmacı, Yazar unvanı, basın ve medya tarafından adımın başında kullanıldığı için benimsemek durumunda kaldım.

Yukarıda belirttiğim üzere daha önce yayımlanan üç kitabım var.

Bunlar sırayla “Her Hayat Bir Destandı (2009) üç baskı yaptı, Şehit Oğlu Şehit Tekgül (2011) PKK terör örgütü tarafından şehit edilen Şehit Mustafa TEKGÜL anısına kaleme alındı Sorgun Belediyesi Kültür Yayını olarak üç bin adet basıldı ve alanında bir ilki oluşturdu, Kanla Yoğrulduk (2013) iki adlı kitap iki baskı yaptı.

 Yeni çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Yeni çalışma olarak; Aslında elimde onlarca öykü var. Bu öykülerin çoğu Yozgatlı Gazilerin hatıralarından oluşuyor, yani yerel. Sizler de iyi bilirsiniz, yayınevleri yerel eserler konusunda çalışma yapmazlar. Resmi kurumlar değerlendirmek isterlerse kitaplaştırmayı düşünüyorum. 

Yade okurlarına bir mesajınız var mı?

Yade Yayınevi bünyesinde çıkan eserlere göz attığımızda, Türk kültürüne yeni ve ölümsüz eserler kazandırmış, kısa süre içerisinde birçok ilde kitap fuarlarında stant kurarak yazarlarını okuyucularıyla buluşturmuştur.

“YADE” adı nadide eserleriyle geleceğe ışık, geçmişe de kaynak eserler sunmaya, yayıncılık tarihine damga vuracaktır. Değerli Yade Kitap okurlarına sonsuz teşekkürler. 

 

 


ATMACA: “15 TEMMUZ’DA SOKAKLARA DÜĞÜNE GİDER GİBİ GİTTİLER”

Darbelerin Gölgesinde Bir Düğün Gecesi’nin yazarı Tayfun Atmaca ile söyleşimiz….

Tayfun Atmaca’yı ve yazarlık serüvenini kısaca anlatabilir misiniz?

Babamın asker olması dolayısıyla, belli aralıklarla Türkiye’yi dolaşmak zorunda kaldık. Bu nedenle, İlk ve Ortaokulu Balıkesir de Liseyi Ankara da Üniversiteyi de Eskişehir de okudum. Daha sonra ki yıllarda da görevli olarak gittiğim Azerbaycan da Yüksek Lisans ve Doktora yapma imkânı buldum.

Üniversitenin İşletme bölümünde eğitim almama rağmen, tarih ve edebiyat her zaman ilgi alanım olmuştur. 1988 yılında gazetecilik mesleğine başladım. Basın sektörüne adım attığım yıldan bugüne (30 yıldır), yazım hayatının içinde yer alıyorum. Mesleğe İlk olarak Türkiye Gazetesinde başladım. Daha sonra Günaydın Gazetesi, İHA (İhlas Haber Ajansı), TGRT ve TRT de gazetecilik yaptım. Sarı Basın Kartı sahibi olarak, bölgemizde yaşanan savaşlarda ‘savaş muhabiri’ olarak görev yaptım. Bunlar arasında; 1991 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgali ve 1993 yılında Azerbaycan-Ermenistan Savaşı, yer almaktadır.

Ayrıca gazetecilik yaptığım dönemlerde birçok devlet adamları ile de röportajlar yaptım. Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev, Arnavutluk Devlet Başkanı Ramiz Alia, Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Başkanı Süleyman Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, Başbakan Bülent Ecevit ve Rusya Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski, bunlar arasında yer almaktadır.

Gazetecilik mesleğinde edinmiş olduğum tecrübeler şahsımı daha sonra yazarlığa yönlendirmiştir. Zengin tarihimiz içinde yer alan yaşanmışlıklar arasında en çok etkilendiğim olaylar üzerinde araştırmalar yapmak, bana ayrı bir huzur vermektedir. Türk ve Müslüman Halklarının Maruz Kaldığı, ‘Sürgünler ve Soykırımlar’, Çanakkale Savaşları’nın anlatıldığı, ‘Dünya Tarihi 1915’, Osmanlı’dan günümüze Türk Kadınlarının tanıtıldığı, ‘Savaşın Kadınları’, Balkan Savaşlarını ele alan, ‘İşkodra’da Aşk’ gibi kitaplarım, diğer çalışmalarım arasında birkaç örnek olarak yer almaktadır.

Rabbim izin verdiği sürece, gelecek nesillerde bir farkındalık meydana getirmek için çalışmalarıma devam edeceğim. Bana göre ‘yazar’, geçmişini çok iyi bilen, yaşadığı dönemi de tarafsız bir şekilde,  tahlil edendir. Geçmişin acı tecrübelerini günümüzün yaşanmışlıkları ile harmanlamalıyız. Ortaya çıkan gerçekleri, açık yüreklilikle gençlerimizin önüne koymalıyız. Gençlerin önünde hazır bulunan bu tecrübe birikimi, onların gelecek adına karar vermelerinde yol gösterici olacaktır. İşte o zaman başarı kaçınılmazdır.       

Darbelerin Gölgesinde Bir Düğün Gecesi, çok yakın bir tarihi ele alan bir hatırlatma, anma kitabıdır diyebilir miyiz?

Son çalışmalarımdan biri olan, ‘Darbelerin Gölgesinde-Bir Düğün Gecesi’ adlı kitabım, yakın bir tarihi ele alan ‘hatırlatmanın’ ötesinde, ‘darbe yapma hastalığına’ tutulmuş beyinlere bir uyarı niteliği taşımaktadır.

Bilindiği üzere, ‘Darbe’, siyasi sisteme katılma isteklerini yasal yollardan karşılayamayan grupların yasa dışı yollara başvurarak, zor kullanarak yönetimi devirmesi ya da ele geçirmesidir. Yasal yollardan siyasi sisteme katılma istekleri karşılamayan gruplar, yasa dışı yollara başvurmakta ve bunun sonucunda toplum buhrana sürüklenmektedir. Buhranın aşılmasında sivil güçler yetersiz kalınca çare olarak askeri darbeler devreye girmektedir.   

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 94 yıllık tarihinde çok önemli siyasal olaylar meydana gelmiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi, Post-modern darbe olarak nitelendirilen 28 Şubat 1997 süreci ve 15 Temmuz 2016 akşamında yaşanan ‘Darbe Kalkışması’, Cumhuriyet tarihimizin en önemli siyasal olayları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu beş siyasal olayda da millet iradesi yok sayılmış yani demokrasi kesintiye uğramıştır.

Bu eserde, ‘Bir Düğün Gecesi’ başlığı altına Türk siyasi tarihindeki darbeler ve darbe dönemlerindeki uygulamalar objektif bir biçimde ele alınmıştır.

Amaç; demokrasiyi kesintiye uğratan darbelerin yapılış nedenlerini inceleyip, darbe yönetimlerinin iç ve dış politikada bir ilerleme sağlamadıklarını gözler önüne sermek ve özellikle, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen ‘Darbe Kalkışmasını’ birçok yönleriyle ele alarak, ‘Kalkışmayı’ gerçekleştiren FETÖ örgütünün gerçek yüzünü dünyaya göstermektir.

 

Kitabın isminde yer alan “…Bir Düğün Gecesi”  metaforunu anlatır mısınız?

Eser adının alışılmışın dışında ‘Bir Düğün Gecesi’ olarak tarafımdan seçilme sebebi, darbelerden çeken aziz Türk milletinin 15 Temmuz akşamında, kendi geleceklerini koruma içgüdüleri ile düğüne gider gibi ellerine aldıkları Türk bayraklarıyla sokakları ve caddeleri doldurmalarından kaynaklanmaktadır.

 

Kitabı derleme sürecinden biraz bahseder misiniz?

Yukarıda da söz ettiğim gibi, beni araştırmaya ve yazmaya iten konuların mutlaka şahsımı etkilemesi gerekmektedir. 15 Temmuz da yaşanan olayların her şeyden önce bir insan olarak, ruhumu galeyana getirmemesi mümkün değildi. İlk etap da televizyondan öğrendiğim daha sonra da sokağa çıkarak bizzat yaşananların canlı şahidi oldum.

Çoğunlukla Milliyetçi ve Muhafazakâr bir ruha sahip olan Türk Milleti, yedisinden yetmişine aynı duygu ve inançla kenetlenerek, o gece büyük bir oyunu bozmuştur. Söz konusu ‘vatan ise gerisi teferruattır’ inancıyla evlerinde duramayan bu aziz milletin sokaklardaki haykırışı, ruhuma dokunmuş, şahsımı derinden etkilemiştir.

Olayların seyri sırasında, ‘tarihe not düşmek adına’ bu konunun ( Türkiye de Darbeler) tekrar ele alınmasına karar verdim. İlk olarak, bu konuda yapılmış olan bütün çalışmaları inceledim. Sonunda ‘Darbelerden’ çeken bu güzel milletin, yaşanmışlıklardan ders çıkarması adına,  darbelerin tarihimize girdiği andan itibaren ele alarak, günümüze kadar gelen süreci yazmaya karar verdim. Sonuç olarak, Osmanlı’dan Günümüze yaşanan darbeleri ve 15 Temmuz akşamı ortaya konan kahramanlıkları okuyucularımızla buluşturdum.

Herkesin tanık olduğu bir tarihi, üzerinden çok zaman geçmeden derlemek çok fazla eleştiri ihtimalini de göze almaktır. Kitap sonrası geri dönüşler nasıl oldu?

‘Darbelerin Gölgesinde-Bir Düğün Gecesi’ adlı araştırma kitabım ile ilgili olarak, akademisyen dostlarım başta olmak üzere, farklı kesimlerden olumlu geri dönüşümler aldım. Olayın yaşandığı 15 Temmuz’un hemen arkasından böyle bir çalışmanın yapılması,  duygusallıktan öte tüm gerçeklerin objektif bir şekilde yansıtılmasını sağlamıştır.

Çalışmam da özellikle ağır akademik bir dil kullanmadım. Çeşitli eğitim seviyelerine sahip vatandaşlarımızın konunun özünü kaçırmamaları adına sade bir dille yazmaya özen gösterdim.

Bana göre bu çalışmanın ilköğretim seviyesindeki bütün okullarda kaynak kitap olarak okutulması gerekmektedir. Ayrıca tarafsız ve objektif bir şekilde kaleme alınan bu eser, yabancı dillere de çevrilmelidir. Yurt dışında bulunan Büyükelçiliklerimiz aracılığı ile de dağıtılmalıdır. Böylece, Türk insanının darbe karşıtı olarak dik duruşunun ve vatanı için gerektiğinde neleri yapabileceğinin anlaşılması adına faydalı olacaktır.

 

Yeni çalışmalarınız var mı?

Daha önce söylediğim gibi, “durmak yol çalışmaya ve araştırmaya devam.” Bu inançla hazırlamış olduğum iki adet yeni kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bilindiği üzere dünya da yaşayan milletler arasında sürgünde kalmaya devam eden tek millet, maalesef Ahıska Türkleridir. Ahıska Türklerinin acı dolu hayat hikâyelerini konu alan, ‘Ahıska’dan Geriye Ne Kaldı?- Dut Ağacı’ adında bir roman. 

Diğer çalışmam da II. Abdülhamid’in ölümünün 100. Yıl dönümü anısına, hazırlanmış bir kitaptır. Bu çalışmamda II. Abdülhamid’in fazla bilinmeyen ‘insani ve sanatçı yönünü’ ele aldım.

Her iki eserimde yakın tarihde, ‘Aren’ Reklam Tanıtım Şirketinin yayın evinden okuyucularla buluşacak.

 

Yade Kitap okurlarına söylemek istedikleriniz var mı?

Son olarak, konuyla ilgili olması açısından önemli bulduğum ‘darbeler’ ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. Dünyanın neresinde yaşanmış olursa olsun, İnsanlık suçu olarak kabul ettiğim ‘darbelerin’ başta güzel Türkiye’m olmak üzere, hiçbir ülkede bir daha yaşanmamasını temenni ediyorum. Bu vesile ile bana bu fırsatı vermenizden dolayı, başta ‘Aren’ çalışanları olmak üzere, tüm okuyucularımıza sevgi ve selamlarımı sunuyorum…



 


Tuğrul Sarıtaş’ı biraz tanıyabilir miyiz?

1968 yılında Türkiye’nin en güçlü gazetelerinden biri olan Ulus Gazetesi’nde muhabir-foto muhabiri olarak gazetecilik mesleğine ilk adımı attım.

1970’te tirajı bir milyona ulaşan Günaydın Gazetesine transfer oldum. Polis- Adliye ve Magazin Haberciliği dallarında manşet haberlere imza attım ve yılın başarılı gazetecileri ödüllerini kazandım.

Daha sonra yurtiçi ve yurtdışı seri röportajlarım ile de mesleğimde zirveye tırmanmaya başladım. Günaydın Gazetesinin satışının ardından Sabah’ın kuruluş aşamasında görev aldım. Kısacası Sabah’ı da değerli ekibimizle birlikte zirveye ulaştırdık.

Hürriyet, Milliyet, Öncü, Meydan gazetelerinde görev yaptım. Alem, Top Secret TV Magazin Programları ve daha sonra geçtiğim Kanal 6 TV’nin Ankara temsilci yardımcılığı ile yine aynı grubun içinde yayımlanan İnterpres Dergiler gurubunun temsilciliğini yaptım.

Kanal D ve TGRT’de uzun süre yayınlanan (politik magazin) Tele- Politik, Kod Adı: Kaos TV dizisi, TRT’de yayımlanan Endülüs Belgeseli, Ahıska Türkleri, Ali Adnan Başvekil Adnan Menderes ve benzeri birçok belgesel programlarında haber müdürlüğü, yönetmen olarak çalıştım.

Mesleğimin 50’nci yılını kutladığım şu sıralarda yine taparcasına sevdiğim gazetecilik mesleğimi sürdürüyorum. Hürriyet Gazetesinden emekli oldum (gazetecinin emeklisi olmaz!) Yola devam, Allahım sağlık verdiği sürece…

Atın Şu Gazeteciyi Dışarı ve Aşkın Şifresi kitaplarıyla Yade okurları sizi tanıdı, ikisi de içerik olarak birbirinden çok farklı çalışmalar. Öncelikle Atın Şu Gazeteciyi Dışarı kitabınızla başlayalım, gazetecilik döneminizdeki anıları paylaştığınız kitabınızı bir de sizden dinleyelim mi?

“Atın Şu Gazeteciyi Dışarı” ve “4.3.9. Aşkın Şifresi” kitaplarımdan çok önce yazdığım eserlerim var: Bunlar:  “Kapıdan Kovsalar da”, “100 Güldüren”, “Arka Bahçede Neler Oldu-Adnan Menderes”, “Bedava Pirzola”, “Üç Adam 25 Cellat- Yassıada Cehennemi” gibi.  Türkiye’de; basın camiasında meslekle ilgili anılarını yazan ilk gazeteci benim. Yazdığım her şeyi birebir yaşadım ve hiçbir şekilde abartmadan kaleme aldım. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, Vekiller ve değerli meslektaşlarımla yaşadığım anıları bu kitaplarımda topladım. “Atın Şu Gazeteciyi” isimli kitabımda da daha önce olduğu gibi trajikomik anılarımı yazdım ve karikatürlerle ayrı bir renk katmaya çalıştım…

 4-3-9 Aşkın Şifresi kitabı için neler söyleyeceksiniz? Nedir bu 4-3-9?

Anı kitaplarım dışında, belgesel ve polisiye türü kitaplarda yazıyorum. Yarım asırlık meslek yaşamım boyunca çok şeyler gördüm yaşadım. Polis-Adliye muhabirliği yaptığım dönemlerde “acıları”, magazin muhabirliğim sırasında “güzellikleri”, siyaset muhabirliğim sırasında “politikacılarla” iç içe oldum.

TV Programcılığım ve yönetmenlik yaptığım dönemlerde ise gerçek yaşamlara daha da yakından şahit oldum. Araştırmacı bir gazeteci olarak yaşadığım her şeyi not aldım. Romanlarımı da gerçek yaşam hikâyeleridir. Hayal mahsulü ilavelerde yapmadım. “4.3.9 Aşkın Şifresi” adlı kitabımda birebir yaşanan gerçek bir hikâyedir!

Şu an yazmakta olduğunuz bir kitap var mı?

Evet var; yazdım ve YADE okurları için yayınevine gönderdim ve bekliyorum. Bu kitabımın adı: Gözlerim Katilimi Buldu… Gerçek bir yaşam hikâyesidir. İnşallah piyasaya çıkınca hep beraber okuyacağız.

Yade Kitap ile çalışmak nasıl bir deneyimdi, paylaşır mısınız?

Daha önce iki yayınevi ile çalıştım. En son “Atın Şu Gazeteciyi Dışarı” ile “ 4.3.9 Aşkın Şifresi” YADE Kitap tarafından basıldı. Tüm arkadaşlar canla başla çalışıyor. Son kitabım için beklemedeler… Kendilerine çok teşekkür ediyorum.


 


ERCAN: “OTOPSİST’İ YAZARKEN HASTANE MORGLARINDA DOLAŞTIM”

Yade Kitap yazarlarından Ümit Ercan, Otopsist’i yazarken hastane morglarında dolaştığını söyledi.

Ümit Ercan’ı biraz tanıyabilir miyiz?

1980 Uşak - Eşme doğumluyum. İlköğretimi Amasya, Elazığ; orta öğretimi Manisa ve daha sonra üniversiteyi de Çanakkale’de okudum. Babam polis memuru olduğu için böyle birden çok şehirde eğitimimi tamamladım. Çanakkale’den sonra da çalışma yaşamına başladım.

Kitabın isminden bahsedelim. Otopsist ne demek öncelikle ve kime denir?

Şu an Otopsist diye bir tabir aslında yok! Sadece otopsi diye bir tabir var. Otopsi; yapılan işlemin adı, iyi yapana da adli tıp doktoru denir. Ama bu ikisini birleştirdiğimizde Otopsist diye bir tabir çıktı. Bu aslında olmayan bir tabir. Ama tabi kabul görürse de kullanılmaya devam edebilir. Bu da benim için hoş birşey olabilir

Kitabın nasıl oluştuğundan, bunu yazmaya nasıl karar verdiğinizden bahsedelim biraz. Esin kaynağı neydi acaba yazarken?

İnsan yaşamda bazı edindiği tehlikeleri böyle bir kitap yazarak yazılarına aktarıyor. Ben biraz hayal gücümü de kullanarak böyle bir eser çıkardım. Daha önce yaşamış olduğum tecrübelerim var hayata dair, yaşama dair.

Tabi kitapta şöyle bir durum da oldu onu da belirtmek isterim. Şimdi bu kitabı yazmak, bu kitap içerisindeki adli tıp doktorunun ruh haline bürünebilmek için doktorlarla görüştüm, hastane morglarında da vakit geçirdim. Çünkü başka türlü yazmanız mümkün değil. O ortamı gözlemlemek, insanları cenazenin yakınlarını incelemek önemliydi.

Nasıl bir tecrübeydi bu süreç?

Hastane morglarında birazcık oradaki havayı teneffüs edebilmek için dolaştım. Tabi kimseyi tanımıyorum… Cenazeler, cenazelerini bekleyenler… Ben de bir cenaze bekliyorum orada ama gözlemlemek için... Tabi insanların nasıl bir ruh haline büründüklerini, bunları gözlemleyerek hikâyemde kullandım. Ama kötü bir durum da oluyor, orada utanıyorsun da çekiniyorsun. Bir de üzüntü duyuyorsun gerçekten üzülen insanları da gözlemliyorsun. Büyük hastanelerin morglarında bekleyişi, gözlemlemeyi uzun bir süre devam ettirdim. Değişik bir tecrübeydi.

En büyük acı aslında bir yakınınızı kaybediyorsunuz. O acıya şahitlik ediyorsunuz orada.

Tabii, zaten hikâye de diyor ya hani gerçekten çok büyük acılar yaşayan kişiler oluyor. Kimisi de kendi sonunun da böyle olacağı korkusuyla aslında bir nevi kendinde hissedip, kendisi de başıma bu ölüm olgusu geldiği zaman birisi de benim arkamdan üzülsün diyerek düşünüyor. Aslında bir nevi kendini biraz daha zorlayarak yaptıkları şeyler de var. Onları da gözlemleyebiliriz bunu yaparak.

Sıradan bir varoluş meselesinin çok ilginç bir hikâyeyle bütünlüyorsunuz, aslında bu anlattığınız süreç bayağı normal bir varoluş süreci. Hepimizin yaşadığı ve yaşayacağı süreçler… Tepkiler nasıl kitaba?

Valla şu ana kadar çok olumlu tepkiler aldım. Hikâye olarak keşke çok uzun bir hikâye olsaydı diye çok fazla serzenişte bulundu okuyucular. Daha uzun olsaydı keşke tadı damağımızda kaldı şeklinde…  

Biraz da Yade Kitap’ta olan sürecinizden bahsedelim mi?

Yade Kitap’a, editörüm Ömer Bey’e çok teşekkür etmek istiyorum öncelikle. Otopsist’teki hikaye çok basitten giderek derinleşen bir hikaye. Yani başlangıç çok basit ama içine çekiyor. Tabi Ömer Bey başını okuyunca çok düz bir anlatım gördü. Sonra kendisine rica ettim tamamını okursa gerçekten hikayenin çok farklı bir tadı olduğunu anlayacağını söyledim. Kendisi de okuyacağını söyledi. Hemen kendisi dönüş yaptı sonra. Ardından bu süreç hızlı bir şekilde yürüdü ve gerçekten diğer birçok yayınevine göre de çok daha hızlı yürüyen bir süreç oldu.